Friday, February 11, 2022

Anneannem

 Çocukluk, yetişkinlerin sığınağıdır denir hep. Tabii bu sığınağa güzel bir çocukluk geçirmişseniz dönmek istersiniz. Bazı insanların çocukluğu uzun sürer. Düşünüyorum da sanki benim de öyle. Çocuklar yaşını büyütmek ister ya küçükken, ben de isterdim. "Kaç yaşındasın?" diye soranlara buçuğunu bile hesaba katıp söylerdim "sekizbuçuk" derdim mesela. Yaşımı büyütmek istesem de  ruhum uzun süre çocuk kaldı. Anneannemin gıdısına burnumu yapıştırarak koklayarak öpmeyi çok severdim, yaşlılıktan incecikti teni, "ay yapma" diye kızardı güya, sonra gülerdi. Okuldan sonra onu ziyarete gittiğimde tereyağlı reçelli ekmek yapardı, tadı enfes bir şeydi. Televizyonun karşısına geçip afiyetle yerdim. Anneannem uzandığım alçak koltuğa otururdu sohbet edelim diye, kalkarken de tek hamlede kalkamazdı ben de kalçasından ittirirdim bir an evvel kalksın diye "Dur, ben genç kız mıyım? hemen kalkamam koltuk alçak" diye söylenirdi. Dedem işten eve gelmeden önce kasetçalara Tango kasetleri koyup dans ederdik birlikte, bazen de ince sesiyle eşlik ederdi şarkılara. Özellikle "Mazi Kalbimde Bir Yaradır" şarkısını çok severdi. Huyu teni gibi yumuşacıktı anneannemin, ruhu ise hep telaşlı ve temkinli. Yağmur yağsa sel basacak, rüzgar esse tufan olacak gibi korkardı. Sarı renkli alüminyum kutuda sakladığı ve her daim yanında taşıdığı kremi gibi kokardı. Yasemin gibi bir kokuydu sanki, tüm beyaz çiçekleri çağrıştırırdı. O koku odasında duran konsolun ilk çekmecesinde uzun süre saklı kaldı, anneannemi kaybettikten sonra bile uzun süre burnuma çalındı o koku. Saçları çok seyrekti, hiç o kadar seyrek saçlı kadın görmemiştim ama yine de saçlarını itinayla tarar, bir kaç bigudi veya firkete sarıp öyle yatardı. Anneannemi bigudili görmek çok komik gelirdi bana küçükken. Bazen benim kakülüme de bir bigudi sarardı, sabah saçımı kabarmış görünce çok şaşırırdım. Tırnaklarına beyaz yada uçuk pembe sedef renginde oje sürerdi. Sabah yataktan kalkarken ayaklarıyla havada bisiklet çevirirdi. "Kültür, fizik yapıyorum sen karışma" derdi. Gülmekten katılırdım. Sabah kalkar kalkmaz üstünde hiç pijama yada gecelikle kalmaz. Giyinir, o meşhur bigudilerini açar, saçlarını tarar kahvaltıya öyle otururdu. 

Biz Marmaris'teyken doğum günüme illa ki anneannem de gelsin isterdim, bazen İstanbul'dan tam doğum günümde gelemezdi, yetişemezdi. Doğum günüm olmasa da mutlaka anneannem geldiği zaman da pasta alın diye tutturur, onunla da doğum günümü kutlamak isterdim. Hatta onun olduğu doğum günümü esas doğum günüm sayardım. Bu vesile ile de yılda iki tane doğum günüm olurdu. Döndüğünde telefonda konuşurduk. Hep sorardım "Bir daha ne zaman geleceksin diye, kaç gün kaldı gelmene?" " Kaç gün kaldı?" Ertesi gün arardık "Kaç gün kaldı gelmene?" bıkmadan sorardım. Çocuktum.

Bir keresinde sömestr tatilinde beni Fenerbahçe'deki (şimdi yerinde yeller esen) Piramit'e götürmüştü. Üst katında oyun oynayarak bilet toplanan, bin türlü elektronik oyuncağın olduğu "Funcity" tarzında bir oyun merkezi vardı. Bir makina seçtik, oyunda timsahlar yuvalarından çıkıyor ben de elimdeki tokmakla timsahlara vuruyorum. Timsahlar hızlandı bir, iki ,üç derken hepsi girip çıkmaya başladı artık ben elimdeki tokmakla yetişemiyordum. Baktım anneannem o meşhur yumruğuyla yetişti imdadıma, yumruğunu plastik timsahların üstüne düşman askeriymişçesine ardı ardına indirdi. Tabii iki kafadar voleyi vurup, epey bir bilet topladık. O canhıraş savunmayla,  topladığımız biletlere karşı oyun merkezinden bir tane balon verdiler.  İkimiz de balonu alıp hüsrana uğramış bir şekilde tıpış tıpış eve döndük. Ertesi gün anneannemin elinin yanının mosmor olduğunu gördüm. "Anneanne elin mosmor olmuş" deyince. "Yaşlılıktandır" dedi.  Bir önceki gün timsahlarla yumruk yumruğa savaştığını hatırlattığımda ise ikimiz de gülmekten yerlere yattık sonra da bu anı bizi hep güldürdü. 

 Anneannem canım bir şeye sıkıldığında, yanıma gelip sırtımı uzun uzun sıvazlar, "bu insana çok iyi gelir. Şimdi bir şeyin kalmaz" derdi. Bazen pişti, bazen tavla, bazen de balık oynardık anneannemle. Zarı atıp puzzle gibi ayrı ayrı parçaları olan balığı birleştirmekti oyunun amacı. Hep ilk balığı o birleştirirdi. "Hadi ben ısgaraya attım balığı" derdi. "ızgaraya" hep "ısgara" derdi ben de öyle demesini çok severdim hiç düzeltmezdim. Bir de "İstanbul'a" "Istanbul" derdi... Pür dikkat televizyondaki yarışmayı izlerken televizyon karlanınca, soğan cücüğünü çıkarırcasına yumruğunu indirirdi televizyonun tepesine. O mucizevi yumrukla görüntü eski netliğine kavuşurdu birden. Hissederdi bir de, canımın sıkıldığını hissederdi. Bir kere yazlıktan erken dönmüştüm. Tek Başıma evde kalırım demiştim , hiç de sevmem aslında yalnız kalmayı. Tam sıkıldığım sırada bir baktım ki anneannem gelmiş, ne sevinmiştim. "hadi bize gidiyoruz" dedi. Taksi çevirdik evin önünden. Daha yüz metre gittik gitmedik ki taksici sokağa saparken duran arabaya olanca hızıyla çarptı. Ben koltuktan kaydım bacağım ön koltuğun altına girdi bir baktım anneannem yok yanımda. Çok korktum, anneannem camdan fırladı sandım Halbuki nasıl fırlasın kocaman kadın. O zaman çok korkmuştum ya anneannem ölürse diye..Yıllar geçti,ben büyüdüm Üniversiteye gidecektim Ankara'ya hiç istemedi. "Uzağa çocuk gönderilir mi?" dedi. Gittim Ankara'ya.  Arardım onu , o da beni arardı.  Yurttan bile arardı konuşurduk. Sonra hastalandı. Son telefon konuşmamızı hatırlıyorum. Mezun olacağım seneydi. "Az kaldı" dedim. "Ne kadar?"dedi Bu defa o sormuştu çocuk gibi "Kaç gün kaldı gelmene?" "İki ay kaldı, bitti artık sonra hep İstanbul'dayım."dedim. "Ooo, çokmuş, epey varmış, göremem ben herhalde" dedi. Hiç ihtimal bile vermedim bu dediğine, geçiştirdim. İnanmadım. Hiç inanmadım. Göremedi gerçekten. İki ay çokmuş Anneanneme. Telefon konuşmamızdan sonra kısa bir tatilde yanına gittim. Hastanedeydi. Sürekli kalmadım yanında, onu öyle hatırlamak istemediğimden belki de. Sadece bir gece kaldım. "Seni çok seviyorum."dedim. "Anlıyorsan sık elimi" dedim. Sıktı. Hiç dönmek istemedim Ankara'ya. "İyileşiyor anneannen, durumu çok iyi."dediler. İnandım. Hemen inandım. Meğer kaybetmişiz, söylememişler. Çok sonra tesadüfen biri "Başın sağolsun anneanneni kaybetmişsin" diye kaçırdı ağzından. Ben yine inanmadım. Çocuk gibi " Siz yanlış biliyorsunuz hastanede ama iyileşiyor" dedim. Sonra, sonra düşündükçe anladım ki iki ay çokmuş. O çocuklaşmış, ben büyümüşüm. 

No comments:

Post a Comment