Followers

Thursday, March 2, 2017

Zerrin Özer Söylüyor


Herkes çocukluğunda, okulda, tatilde, orda burada bir rezil olmuştur.  Sonra bu olaylar hayatınızın komik anılar dağarcığında kalır. Ben anlatmak istedim.
Benim ilkokulum "İlhami Ahmed Örnekal".
"Ahmed" ama "Ahmet" değil. Çünkü okulu Ahmet adında bir hayırsever yaptırmış ve adamcağızın nüfus müdürlüğünde başına gelen talihsizlik, dolayısı ile bizim okulun ismine de yansımış. Aslında ironik...
Neyse sınıf mevcudumuz 66, sınıf çok da büyük değil. Sıralarda üç kişi oturuyoruz. Ben de solağım. Sıranın hep en solunda oturmam lazım ama oturma düzeni sürekli değişiyor, bazen en solda oturuyorum, bazen de olmuyor. Neyse öğretmenimizde aşırı disiplinli, kuralcı, katı, yeri geldiğinde de eli sopalı. Öğretmenden çok korkuyorum zaten. Bize oturma planı yapıyor, plan da öyle ki, sırada oturan üç kişinin yeri bile belli, beni de koymuş iki tombişin ortasına. Kafası sürekli masada, parmak kaldırıyoruz ama oralı değil "Öğretmenim... " diyorum yok oralı olmuyor. Diyeceğim ki sıranın sol tarafına geçeyim ama ilgilenmiyor bir türlü. Yanıdakine de diyorum ki yer değişelim. o da ortada oturmak istemiyor. Tabii günler geçiyor, ben de sürekli sol tarafımda oturan çocukla kavga ediyorum. Yazı yazarken dirseğimi itiyor. Yazım bozuluyor. Sonra ben onun dirseğini itiyorum. Dirsek kavgasında başa baş gidiyoruz ama canım çok yanıyor. Bazen de bir dirsek atıyor, dirseğimde tam sinirime denk geliyor, 5 dk. kalem tutamıyorum. Sonra çocuk bir de küfürbaz, ne küfür etse "sensin o" diyorum geçiyorum ama çocuk benim küfür bilmememle de dalga geçiyor. Gülüp duruyor bende duruma çok içerliyorum. Zaman geçiyor artık dirsek kavgasında da üste çıkıyor. Hergün  okuldan  eve mutsuz, mutsuz dönüyorum.

Bir gün eve geliyorum, bir bakıyorum anneannem gelmiş, annemde bir sürü şey hazırlamış, bir de müzik setine "Zerrin Özer" kaseti koymuş. Zerrin Özer'in "Sat, Gitsin" şarkısı çalıyor.
Şarkı evi doldurmuş. "Sat gitsin, sat gitsin, sat anasını sat , sat gitsin". Anneannem şarkıyı duyunca anneme " Kızım ne biçim, şarkıymış bu böyle, ne biçim sözleri var. Ayıp ayıp, sat anasını falan ne şaşırmışlar artık" diyor. O anda bende ışık yanıyor  "Ayıp" = "Sat gitsin anasını sat" . 
Ertesi gün okula gidiyorum. Tabii yine aynı dirsek savaşı başlıyor, bu sefer beslenme saatindeyiz. Annem sevmediğim şeyleri koymuş beslenmeye. Karnım da çok aç aslında ama elmayla doyarım diyorum. Neyse bir kere ısırıyorum elmayı, tam bir ısırık daha alacağım, yine benim soldaki tam ısıracağım sırada bir dirsek atıyor hopp elma yerde, elmamı düşürünce nasıl da pis pis gülüyor . Tabii 66 kişilik sınıf, öyle elmanın üstünü sil de ye, yıka durumu da yok elma yerde yuvarlanırken en az 10 kişinin ayakkabısının altına değiyor. Zaten aylardır çürük dirsekle dolaşıyorum. Sinirden kıpkırmızı oluyorum. Bende buna bir dirsek atıyorum. Sonra yine bana küfür ediyor. Bu sefer bende boş değilim "ananı satarım" diyorum. Çocuk şok oluyor hemen öğretmene şikayet ediyor. Ben öğretmenden acayip korkuyorum, o korkmuyor.  Öğretmen benim söylediğime ihtimal vermiyor önce. Söyledin mi? diyor bana. Evet diyorum, kızıyor bana sonra "bu sözü kimden öğrendin?" diyor. "Kim söylüyor sizin evde böyle kötü şeyleri " Öğretmenim Zerrin Özer söylüyor" diyorum. Öğretmen donup kalıyor sonra "öğretmenim öyle şarkı var diyorum, Zerrin Özer söylüyor". Öğretmen o gün her şeye gülüyor, bana bakıyor yine gülüyor. Ben de bunu hatırladıkça gülüyorum.

Çağın Anne Babalarının Hastalığı Kaygı

Eskiden hayat daha kolaymış galiba. Mesela şu an yaşadığımız vesveseli ruh halini annemin yaşadığını düşünmüyorum. Ben bizim eve en yakın devlet okuluna gitmiştim "İlhami Ahmed Örnekal"  sınıfımız 66 kişiydi, sıralarda 3 kişi otururduk. Ben solaktım, öğretmen sürekli sınıf oturma düzenini değiştirir beni de en sola koymayı unuturdu, "Öğretmenim..." diyecek olurdum, bakmazdı bile. Bir kere görse sertçe "Geç, nereye istiyorsan" derdi, geçerdim. Sürekli yanımdakiyle dirsek kavgası yaptığımdan pek bir mutsuz gelirdim okuldan. Hatta bu konuyla ilgili çok komik bir anım da var ama onu sonra anlatırım. Neyse ki ilkokul kavga dövüş bitti, ortaokula geldiğimde annem yakın bir arkadaşını aradı dedi ki "Sizin kız hangi okula gidiyor? Hani İngilizcesi iyi diyordun." neyse annemin arkadaşı da "Marmara Koleji" dedi ve benim kaydım Marmara Kolejine yapıldı. İngilizcesi de iyiydi gerçekten.  Lise sınavlarında da  "çalış valla, bir de liseyi özelde okutamam" dediler tamam dedim gittim bir Anadolu Lisesine. Sonra üniversite, sonra iş hayatı. Bizim eğitim hayatımız böyle şekillendi.

Şimdi bakıyorum da, Ada'ya anaokulu ararken yaşadığımız stresin on da birini, annem benim tüm eğitim hayatım boyunca yaşamamıştır. Yok sosyal aktivitesi var mı? Eğitim anlayışı nasıl? Yarış atı mı? Haftada kaç saat İngilizce dersi var? Gezileri nerelere düzenliyorlar? TEOG başarısı nasıl? vıdı vıdı bir sürü soru.
Ben böyle dediğimde annem hemen sitem eder. "Tabii, hiç bakmadık biz sana. Bizim zamanımızda da şöyleydi, böyleydi." der durur. Ama o ne kadar kabul etmese de farklıydı o zaman. Bu kadar seçenek yoktu, ilkokulda İngilizce öğreten okul hiç duymadım, yada varsa herhalde bir elin parmağını geçmezdi. Genelde herkes evinin en yakınındaki devlet okuluna gönderirdi çocuğunu, sınavların isimleri bile daha basitti "Anadolu Lisesi Sınavı" "Kolej Sınavı" şimdiki gibi "TEOG" "SBS" "YGS" gibi her yıl isim değiştiren uzaysal isimli sınavlar değildi. Hafta sonu atölyesi, yüzme dersi, paten dersi gibi düzenli çalışmalara katıldığımı da hatırlamıyorum.
Bizim kuşak anne babalar sürekli kendini yenileme ihtiyacı hissediyor, mesela annemlerin kitaplığında hiç "çocuk psikolojisi", "çocuk nasıl yetiştirilir?", "mahallenin en mutlu çocuğu" tarzında kitaplar görmedim. Onlar mı çok iyi çocuk yetiştiriyordu, yoksa biz mi acemiyiz bilemiyorum böyle düşününce. Kitaplığının 5 rafını çocuk yetiştirirken ihtiyacım olabileceğini düşündüğüm kitaplara ayıran ben mi haklıyım? Yoksa bu konuda sadece kendi içgüdülerini rehber edinen anne babam mı haklı?
Biz galiba okuldaki didişmelerin, kanayan dizlerin, kalabalık sınıfta kaynayan sesimizin, bizde olan ama hiç keşfedilemeyen yeteneğimizin acısını çıkartmak yada çocuğumuz bizim tekrarımız olmasın istiyoruz. Tabii bu düzen de bizim endişemizden besleniyor ve tercihler arasında boğuluyoruz sonra endişeli çocuklar yaratıyoruz ama bu da bizim çağın anne babalarının hastalığı.





Okul Seçimi Vol. 1 İlkokul

Bugünlerde biz de o malum soruyla karşı karşıyayız. Hangi okul? Bu soru kafamı o kadar kurcalıyor ki. Sanırım okul, okul, okul diye gezmemden herkesi bıktırdım. Benim için çok önemli bir karar, hele ki çocukların karakterlerinin şekillendiği yılları kapsadığı için okul seçimi çok önemli. Ben okul dedikçe çevremden farklı sesler de yükseliyor. Mesela;
" Öğreneceği zaten okuma yazma, dört işlem o kadar para vermeye değer mi?"
Bu cümleyi duyduğumda şöyle düşünüyorum, evet müfredat olarak belki şimdi bize basit gelen şeyleri öğrenecekler ama her şeyin, temelinin atıldığı yıllar. Ayrıca okulun sırf ders ağırlıklı değil de sosyal olanaklarının da fazla olması önemli. Ne kadar gezi yapıyor, okulda yazar, sanatçı, müzisyen kimleri ağırlıyor bu da çok önemli benim için.

Önce tabii şunu belirlemek lazım okuldan beklentiniz ne? Benim beklentim, akademik başarı, sosyal imkanlarının, sportif başarılarının olması, öğrencileri kültürel anlamda beslemesi, yabancı dilinin iyi olması ve çocuğa bireysel olarak yaklaşabilmesi, ilgi alanına göre yönlendirebilmesi.
Tabii böyle bir okul var mı? Var da ben mi bulamıyorum? Böyle okul bulup da söylemeyen varsa...😊

Neyse ben şimdi gezdiğim okulları tamamen kendi açımdan değerlendiriyorum. Bu yanlış yada doğru olabilir, kişiye göre de değişir, çünkü çocuklarımız birbirinden farklı, beklentilerimiz farklı bana göre iyi olan, size göre kötü olabilir yada tam tersini düşünebiliriz. (Bu arada Ada'nın okuluna göre taşınmayı düşündüğümüz için okulların konumları farklı yakalarda olabilir)

Gelelim gezdiğimiz okullara,

BİLFEN: Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Bilfen hakkında çok önyargılıydım. Asla kayıt yaptırmayı düşünmüyordum çünkü çocukları birbiriyle yarıştırarak, rekabet odaklı bir başarı anlayışları olduğunu, sosyal imkanlarının ise çok kısıtlı olduğunu düşünüyordum. Yine de önyargılarımdan arınarak gidip dinlemek istedim. Çamlıca şubesini ziyaret ettik. 1. Sınıf koordinatörleriyle görüştük, biz görüşürken kızımı tanıma çalışmasına aldılar. Bu tüm okullarda yapılan bir şey aslında ama öyle anlattılar ki inşallah değerlendirmeyi geçer, başvuranların yarısı yaptığımız bu değerlendirmeyi geçemiyor dediler. Ben yine de bunun ticari bir taktik olduğunu düşünüyorum, sonunda geçti tabii ki. Neyse birebir ilgilendiler bize okulu gezdirdiler, Buz pateni, jimnastik, yüzme, vb. aklınıza gelebilecek her türlü kulüp var, ayrıca 5. sınıfta yemek düzeni vb. hakkında adabı muaşeret gibi bir ders alıyorlar. TEOG başarıları gerçekten çok iyi ama çok öğrencileri var. 1. sınıftan itibaren öğrenciler Cambridge sınavlarına katılıyor. (Starters, movers, flyers.. ) 2. yabancı dil 4. sınıfta başlıyor. Herkesin kulağına gelen şehir efsanelerini de sordum. Başarısı düşünce öğrenciyi okuldan gönderiyor musunuz? dedim böyle bir şeyin söz konusu olmadığını ama okul düzenini bozan davranışları varsa bunun görüşüleceğini söylediler. Sınıflar başarıya göre değil homojen bir şekilde dağılıyormuş. Bu yıl için dışardan 3 sınıf açacaklarmış, 6 şube de şuan anaokulundan gelen öğrencileri varmış. (Anaokulunda okuma yazma öğrettikleri için 3 sınıf dışardan alabiliyorlar ve bu sınıflara okuma yazma öğrettikten sonra diğer Bilfen sınıflarıyla aynı düzeye getirmeye çalışıyorlar.) Sınıf mevcutları 25 kişiyi geçmiyormuş ama biri Türk diğeri yabancı olmak üzere sınıfta 2 öğretmen olacağını söylediler. Kaynak kitap olarak kendi yayınladıkları kitabı kullanıyorlarmış ve öğrenci olmayanlar kitabı alamıyormuş. Genel olarak okulun oturmuş bir sistemi olduğunu düşünüyorum. ama çok fazla başarı odaklı olmaları beni korkuttu. Müfredat çok erkenden ve ağır bir şekilde çocukların omuzlarına yükleniyormuş gibi geldi. Sınıf mevcudu kalabalık. O 2 öğretmenin sürekli her derste sınıfta olduklarına inanmadım, bence en fazla 2 ay öyle sürer sonunda yabancı öğretmen kendi dersine girer. Duygusal çocuklar için kaygıyı arttıran bir okul, kayıt olmadan iyi düşünmek gerekli... Kısacası bizde düşünme aşamasındayız.

ALEV Okulları: Her pazartesi kayıt olmayı düşünen velilerle toplantı yapıyorlarmış, katılmak için randevu almanız gerekli, dilerseniz tanıtım gününe de katılabilirsiniz. Okul Çekmeköy'de. Öğretmenler odasında bir masaya 10 veli oturduk ve ilkokul müdürüyle yaptık görüşmeyi. Tabii bu sırada çocukları değerlendirme çalışmasına aldılar. Sınıf mevcudu 21 kişiyi genelde geçmezmiş ama üst sınır 23 kişiymiş. Jimnastik alanında çok başarılı olduklarını söylediler. Müzik dersleri orff yaklaşımıyla yapılıyor ve okulun içinde orff merkezi var. (Orff; müziği ritim ve beden perküsyonu kullanarak öğretmek gibi bir şey, benim hoşuma gidiyor ve çocukların da.) Okul girişinde öğrencilerin yaptıkları seramik ve kilden bir çok çalışma vardı. Haftada 10 saat Almanca görüyorlar. 2. sınıfta 2 saat İngilizce başlıyor. ABITUR belgesi vermiyorlar bunu Alman Hükümetine bağlı okullar verebiliyormuş, Alev ise Almanca eğitim veren bir Türk okuluymuş. Yaratıcı düşünme gibi bir dersleri var, bu derse üstün zekalı öğretmenliğinden mezun olan öğretmenler giriyormuş ve onların görüşüne göre haftada sanırım 2 saat belirlenen üstün potansiyelli çocuklarla beraber çeşitli çalışmalar yapılıyormuş. Ayrıca gerekli gördükleri öğrenciler için AD (Akademik destek) sınıfları da var. Okul sık sık kamplar düzenliyormuş kayak sporuna önem verdiklerini ve sporcu çıkardıklarını söylediler. Açıkçası vaad edilen şeyler oldukça güzel ama okul bana nedense çekici gelmedi, sanki çok fazla kurallılar, ve veliye sürekli öğrenciden dert yanacaklarmış gibi geldi tabii bu sadece his. Bu okuldan mezun olanlar genelde lisede Almanca olan okulları tercih ediyormuş. Hatta bazı alman okullarının öğretmenleri ALEV okuluna da  geliyormuş ama maalesef son olaylardan sonra çoğu öğretmen tası tarağı toplayıp ülkesine dönmüş. 

ŞİŞLİ TERAKKİ: Bu okula Ada'ya anaokulu bakarken de gitmiştim. O zaman çok ruhsuz, sevimsiz, ilgisiz gelmişti. Bu yıl ilkokula ön kayıt yaptırmak için yine gittim yine aynı şeyi hissettim. Okula girdim önce ilkokulun nerde olduğunu tarif ettiler, Okul kampüs ama binalar bütünü demek daha doğru, kısacası sevimsiz bir görüntüye sahip. Sekreter beni ön kayıt için sanırım müdür yard. yönlendirdi, odaya girdiğimde görüşeceğim kişi ayağa bile kalkmadı, önüme formu uzattı, doldurdum. Sonra çok mekanik bir şekilde okulumuz 08:15 de başlar 15:40'da biter diye anlatmaya başladı. Okulda bu tavrı sevmiyorum, hatta Ada'ya okulu gezdin mi? diye sordu. Ada gezmediğini söyledi. Bende kalkıp gezdirecek sandım yerinden bile kalkmadı. Madem gezdirmiyorsun bari, isterseniz randevu alın başka bir gün gezebilirsiniz falan de. Yok o da yok. Siz başvuruda bilmem kaçıncı sıradasınız diye elime bir kağıt tutuşturup gönderdiler. Kısacası okul bana çok özensiz geldi. Kesin eledim.

İSTANBUL KOLEJİ:

Levent'te bulunan küçük bir okul. Bizim okuldan kaydını aldırıp oraya kayıt yaptıran bir veliden duydum. Randevu alıp görüştük. Görüşme gerçekten çok uzun sürdü sanırım 1,5 saat o sırada Ada'ya tabii ki de değerlendirme çalışması yaptılar. Okulun TEOG başarısı iyi mezun sayısı çok az 11 kişi genelde. Bu yüzden çok adı duyulmamış butik bir okul. Çok fazla sosyal aktivitesi var okul küçük olduğu için şu an Enka'nın havuzunu ve tenis kortunu kullanıyorlarmış. Her ay bir tiyatro ve bir gezi etkinliği düzenliyorlarmış. Okulun bahçesi çok küçük ve sınıflar da öyle. Sınıf mevcudu 18 kişiyi geçmez dediler. Ama sınıf 18 kişi için bile küçük geldi. Yemekhaneleri de çok küçük ama sırayla tek sınıf kullanıyormuş. Okul biraz villadan bozma gibi ve eski. Fiziki şartlarını açıkçası beğenmedim. Ama sundukları imkanlar ve sosyal aktivite de bir çok okulda yok. Her sınıftan tek şube var. İngilizce konusunda da iddialı görünüyorlar. Her yıl bir müzikal sahneye koyuyorlar. Müzikalin DVD'sini verdiler gerçekten kostümden,  dekorlara kadar her şey mükemmel. Fakat İngilizcede o kadar iddialı olmalarına rağmen İngilizce hazırladıkları müzikalde oynayan çocukların çoğunun telaffuzu o kadar iyi değildi ama o kadar uzun bir oyunu İngilizce hazırlamaları yine de takdire şayan. Her yıl sınıf aynı ama öğretmen değişiyor. 1. , 2., 3. ve 4. sınıf öğretmenleri farklı. 1,2 ve 3. sınıfta yüzme zorunlu. 1. sınıfta tenis de zorunlu daha sonra seçmeli ders oluyor.  Çocukları teker teker tanımaya gayret ediyorlar. Her öğrencinin potansiyelini keşfetmek ve doğru yönlendirmeye önem veriyorlar. Tanıma çalışması yaptığımız adayımız ..... yerine Ada'nın adını yazacaklarına benim adımı yazmışlar. Hatta bu hata görüşmeye giden başka bir arkadaşımda daha oldu. Biraz özensiz geldiler böyle olunca, butik okulda böyle şeylere takılıyorum, zaten kaç öğrenci var. Gıcık mıyım? İnternette denk geldiğim bir yorumda da bir veli hiç haber verilmeden sınıf mevcudunun 20 kişiye çıkarıldığını yazmıştı, aklımı karıştırdı.

İTÜ Natuk Birkan: Ada şimdi bu okulun anaokuluna gidiyor. Geçen yıl epey sıkıntı yaşadık. Fakat bu yıl memnunum. Yaşadığımız sıkıntı öğretmenle ilgiliydi daha çok. Bu yıl öğretmen değişince rahatlamış olduk. Ama öğretmenden ziyade okul yönetimiyle de ilgili. Çünkü bir çok veli şikayette bulunmasına rağmen, yönetim öğretmenin arkasında durdu. Sene sonu gelince de işine son verildi sanıyorum. Bunu tutarlılık olarak kabul edemiyorum maalesef. Gelelim İTÜ ilkokuluna, devam ettiğimiz okul olmasına rağmen tanıtım gününe gittim. Çok sıkıcı ve mekanik bir sunumdu. Cümleleri süslemek için çok çaba sarf edilmiş, dinlemek için bende aynı çabayı sarf ettim. İTÜ'nün klasik bir eğitim anlayışı var. Bizim zamanımızın devlet okulunun paralı olanı gibi. Tanıtım gününde kullandıkları materyalleri getirmişlerdi. TOPSES ve Morpa Kampüs kullanmaları beni şaşırttı çünkü drama öğretmenliği yaptığım devlet okulunda da aynı fasikül ve kaynak kitaplar kullanılıyordu. Stand da duran öğretmenlere bunu söylediğimde kendi kitaplarının da olduğunu belirttiler. Kitap dedikleri şey, kapağı A4 kağıdı inceliğinde ve kalitesinde zımbalanmış kağıtlardan ibaretti. Ödev dedikleri ise  A4 kağıdı'nı 2 ye katlayıp 4 sayfa yarattıkları kağıtlardı. Ben çocuk olsam küçücük kağıtta yazan ödevi yapmak istemem. Bu yıl ara tatil ödevleri de sürekli zımbalanmış  renksiz, siyah beyaz kağıtlar bütün olarak bize sunuldu. 34.000 TL eğitim ücreti alıp,  10-12 kağıdı zımbalayıp eve ödev diye gönderen okulu anlayamıyorum. İTÜ'nün bir sürü kulüp dersi var ve bu yıl Satranç dersi zorunlu. Ne yapıyorsunuz derste diye sorduğumda "lambaya soruyorum, taşların nereye gideceğini söylüyor" dedi bana. Öğretmek için bu özelliği kapatmayı düşünememişler yada kolaylarına gelmiş sanırım. Neyse böyle düşününce sinir oluyorum. Kısaca her okulun sunduğu imkanlar aşağı yukarı bu okulda var ama içi ne kadar dolu? ancak vasat diyebilirim. Özellikle beğendiğim yanı akran zorbalığını kesinlikle uyguladıkları politikalarla önleyebilmeleri.

Koç Okulu : Koç ilköğretim okulunun tanıtım gününe gittik. İdareciler okulu anlattı. Sonra soru cevap şeklinde devam etti. Bir kere epey gelen vardı, gördüğüm en kalabalık tanıtım günüydü diyebilirim. İdareciler elinde yazılı metinler olmadan okulu tanıttılar. Ben çok büyük beklentilerle gittim sanırım, Bana okul için "wow" dedirtecek bir yan göremedim. Çocukların mutluluğunu önemsiyorlar ve TEOG okulu olmadıklarını baştan söylediler. Özellikle altını çizdikleri konu ilkokuldan devam edenlerin liseye TEOG sınavı olmadan geçiş hakkının olduğu. Yani eğer çocuğum Teog stresi yaşamasın hem de sınav derdi olmadan kaliteli bir lisede devam etsin derseniz. Koç size göre diyebilirim. Ayrıca üstünde durdukları bir diğer konu ise okulun lokasyonu, okul Tuzla da, daha doğrusu Kurtköy tarafında o yüzden okula gelirken geçen zamanı düşünerek kayıt yaptırın dediler.

Şimdilik bu kadar bizde hala karar verememiş durumdayız. Tavsiye ettiğiniz okulları paylaşırsanız sevinirim.



Saturday, November 19, 2016

Ne Kodun Len Kafama?

Son günlerde bakıyorum da, Türkiye'de yaşayan insanlar ikiye ayrılıyor, yurt dışına yerleşmeyi düşünenler ve yurt dışına yerleşmek üzere olanlar. Çevremde nerdeyse hayatına, doğduğu topraklarda devam etmek isteyen yok gibi. Bir yere yemeğe gittiğimizde, yan masamızdaki insanlar, banka, market kuyruklarında konuşanlar, eş dost, akraba hep bir gitme peşinde. Kızımın okulunun whatsapp grubundaki veliler bile Green Card başvuru tarihlerini büyük bir heyecanla birbirlerine hatırlatır oldular. Çünkü herkes evladının, kendi geleceğinden endişeli.

Her gün haberleri okuyup birde kendi içimde deşifre etmeye çalışıyorum, insanın sürekli kafasında bir dekoderle dolaşması ağır geliyor bazen, yoruluyorum. Zaytung haberi sandığım haberler, sıklıkla gerçek haber çıkıyor mesela. Yada okuduğum çoğu haber, beynimin içine bir şey zerk etmeye çalışıyor inceden. Levent Kırca'nın parodilerinde vardı ya " Ne kodun len kafana?" bende onu, haber okurken soruyorum genellikle "Ne kodun len kafama?"

Mesela okuduğum bir haberde şöyle diyordu "Gece 22:00 den sonra toplu taşıma araçlarını kullanan kadınlar durak dışında da istedikleri yerde inebilecekler" asıl fikir en yakın güzergahtan kadının eve ulaşmasıydı. Ne kadar ince bir düşünce örneği ?

Saatleri ileri almadık bu yıl.  Amaç ne?  İşten çıkınca "karanlık" olmasın.

Çocuk gelişim kitaplarından birinde şöyle bir yazı vardı "Bazı ebeveynler çocuğun herhangi bir korkusu olmadığı halde, o uyurken gece lambasını açık bırakır veya koridorun ışığını gece boyu açık tutar. Böyle durumlarda çocuk karanlığın korkutucu bir şey olduğunu öğrenir. İlerleyen dönemlerde de karanlık odada uyumaktan kaçınabilir.
Karanlıktan korkan çocuğun sürekli aydınlıkta uyumasına izin vermek çocuğun korkularında haklı olduğunu düşünerek karanlık korkusunu sürdürmesine neden olur"



Sizce de çok benzer değil mi?



Yani saat 22:00'den sonra bir kadının akşam dışarda olması tehlikeli mesajını almadınız mı?
Aslında düşünmemizi istedikleri "Akşam 22:00'den sonra bir kadının dışarda olması uygun değildir"
Sonra haberlerde karşımıza çıkan "Akşam 22:00'de evine gitmekte olan B. Y. saldırıya uğradı."
 
Yazının altındaki yorumlar da genelde;
- O saatte dışarda ne işi var.
-Üstünde mini etek varmış.
-Nasıl ailesi var? saat 22:00'de kızlarını dışarda bırakmışlar.
-Cıkk ,cıkk , cıkk o saatte dışarda dolaşılmaz, hakketmiş o, hakketmiş.



Şimdi verilen önergeyle o yorumları düşünemiyorum,

Düşünseniz çocuk yaşındaki biri tecavüze uğrayacak sonra tecavüzcüsüyle evlendirilecek, adam da serbest kalacak yada cezasına indirim alacak, burada ceza kime?
Bir de imam nikahının resmileştirilme çabası var önergede. Var da var kısacası...

Sevgiler









Thursday, July 7, 2016

Anne Tavsiyesi mi? Reklam mı?

Sağlıklı anne, şişman anne, titiz anne zırt anne, ve pırt anne vb. olmak üzere bir sürü anne blogu takip ediyorum. Ben bu takip olayına hamileyken bulaştım, çünkü korkuyordum, etrafımdaki arkadaşlarım ya daha evlenmemiş yada evlenenlerin henüz çocuğu olmamıştı, çocuk konusunda güvenebileceğim tek insanın annem olduğu düşünüldüğünde bana sürekli hamileliğiyle ilgili olumsuz anılarından bahsettiği için yanına pek yaklaşmıyordum, çareyi blogger annelerde buldum. Okudum da okudum, bir kaçının hala pratik çözümleri ve yaşanan sorunlar karşısında doğru bir mantığı olduğunu düşünüyorum ama hakkında böyle düşündüğüm sanırım sadece iki blogger var.  Çoğu anne blogger en iyisini ben bilirim iddiasında.
Bir de bu bloggerların çeşitli markalardan reklam alanları var, bence profesyonel olarak yapılamayacak bir şey değil, neden olmasın ama bunu "ben bu ürünü kullandım çok güzel aman daha iyisi yok aramayın." şeklinde olanlarına kızıyorum, çünkü bunun reklam mı yoksa gerçekten samimi bir anne tavsiyesi mi olduğunun ayırdına varamayacak çok insan var, ayrıca bu yapılan reklamlardan sonra gerçekten samimiyetle bir şeyler paylaşanlar da yanlış algılanıyor ve paylaşmanın çok da bir anlamı kalmıyor.
Mesela ben atölye açtığımda, İstanbul'da bir ilçenin anneleriyle sürekli buluşmalar ayarlayan, sosyal medyada, kataloglardan fırlamış gibi düzenlediği evinde (bizim ev çocukla asla, bir gün bile öyle olamıyor), çocuğuna dize kadar çizmeler giydirerek  ve çeşitli aksesuarlar takarak fotoğrafını paylaşan ve hatırı sayılır takipçi sayısı olan bir anne geldi. Geldiğinde blogger olduğunu bilmiyordum. Gelince çocukla ilgilenmekten çok fotoğraf çekti, sonra bir baktım benim atölyeyi etiketlemiş instagram'da , sonra o fotoğrafın altına yorum yapan insanlar tek tek atölyeyi aradı, biz de kayıt yaptırmak istiyoruz dediler, ama illa o bloggerın olduğu saate gelmek istediklerini belirttiler. Yok dolu dedim olmadı, sonra kayıt yaptırdığı halde o blogger da katılmadı ama paylaştığı fotoğrafın altında biz her pazartesi saat 10:00'da miniones'dayız yazmıştı. Sosyal Medya'da o etkinlikten bu etkinliğe koşan blogger'ların çoğu  hatırı sayılır ücretlere, markanın reklamını yapıyorlar yada çoğu fotoğraflarda sunduğu şeyi yapmıyor oluyor.
Bir başka konu da, günümüz koşullarında ne popülerse doğru yanlış bakılmadan kadın günün de paylaşılıyormuşçasına sosyal medyada paylaşıp takipçilerden yorum almak, tribünlere oynamak. Mesela bir blogger Adem Güneş'in Güvenli Bağlanma kitabını okumuş, çocuk üç yaşına gelene kadar annesiyle zaman geçirmesinin önerilmesine içerlemiş bunu takipçileriyle paylaşmıştı. Evet her şey her zaman siyah, beyaz olmamalı, mutlaka çocuğuna bakmak için çalışmak zorunda olan, yada çalışmayan bir anne olmanın yıpratıcı olduğunu düşünerek, yada çalışmayı daha çok sevdiğinden  psikolojik olarak sağlıklı kalabilmek için çalışmayı tercih eden anneler vardır ama bence bu bizi neyin doğru olduğu konusunda, anne olarak bir psikolog'dan daha bilgili yapmaz. Her iki hali (çalışan anne ve çalışmayan anne) de deneyimleyen bir anne olarak söyleyebilirim ki çocuğunuzla geçirdiğiniz her artı zaman, çocuğa bir o kadar katkı sağlıyor ve ilişkiyi güçlendiriyor.




Wednesday, July 6, 2016

Bugün Bayram, Bayram gibi olun!

Bugün tüm komşularımız için hazırladığım, onedio havasındaki satırbaşlarımı dikkatle okuyunuz eminin herkes kendi komşusundan bir şey bulacaktır.Benim bulduğum kesin

1) "Dünya değişsede siz değişmeyin"

Mesela çocuğunuzun topu bahçeye kaçınca, güvenliği arayıp topu komşunuzun bahçesinden istetecek kadar "cool"  ( cool dedim hadi iyisin, ama anladın sen !!! :)) olmayın. Bırakın çocuğunuz sosyalleşsin, siz de rahatlayın, kasılmayın.

2) "Hayat dolu olun"

Bırakın çocuk sesinden rahatsız olmayı, ses duyunca cık cıklamayı. Kulaklarınız ne kadar iyi duyuyor diye sevinin. Bahçelerden çocuk sesleri duyulurken, sizin bahçeden duyulan tek sesin bahçeyi ilaçlarken kullandığınız "fıs fısın" sesi olması ne kadar hayat dolu bir aile olduğunuzu gösteriyor zaten biz biliyoruz.

3) "Hayvan sever olun"
Yan komşunuzun köpeğinin havlamasından rahatsız olup, gece gece "Biz de hayvan severiz ama köpeğiniz sesi rahatsız edici" konulu  mail atmak yerine gerçekten hayvansever olun !!!
Gidin köpeğin başını bir okşayın. Hem zaten siz ne kadar hayvan sever olduğunuzu iddia etseniz de, komşularınızın bahçesinde kanlı canlı kaplumbağalar varken, sizin bahçede kaplumbağanın ancak heykelinin olması, 2,5 yıldır sitece ortak bakılan kediye bir kap su dahi vermemiş olmanız, kızınızın sanırız okulda artık materyallerden dönem projesi olarak yaptığı kedi evini estetik değil diye komşunuzun bahçesine itelemenizden hayvan severliğinizi anladık.

4) "Göz hakkının, hakkını verin!

Komşunuzun bahçesinde yetişen çileklerden doyasıya yiyin, hatta alabilir miyim diye sormayın da gerçekten :)  Ama çocuğunuza "evladım koparma bak evdeler, arabaları kapının önünde  duruyor görmüyor musun" demeyin. Bu çocuğu gizliden iş yapmaya, sinsiliğe sevk eder sonra sizin başınız yanar benden söylemesi.

5) "Bayramda gelen çocuklara kapılarınızı açın"

Gerek komşu, gerek akraba, eş dost gelen çocuklara bahçenizin kapılarını açın. Açın ki genelkurmay başkanı teftişe gelecekmiş gibi askeri düzende duran bahçenizle özellikle erkek çocuklara askeri bölge havasını erkenden yaşatın. Bahçenizde voleybol oynamak suretiyle domates fidelerinizi kıran  çocukları "harçlığınızdan keserim" diye tehdit etmeyin.

6) "Değneğiniz bir kenara bırakın"

Artık barış ilan edin, ellerinizi başınızın üstüne koyun ve silahınızı yavaşça ileri itin. Üst katınızdan duyduğunuz her sese kulak kesilip, değneğinizle üst kattaki komşularınızı dürtüklemeyin, kaloriferlere vurmayın demiyorum bile.

7)"Gözetleme deliğini sadece kapınız çaldığında kullanın"

Komşularınıza kapınızın önünde sihirli bir düğme varmış gibi hissettirmekten vazgeçin. Her tıkırtıda gözetleme deliğine koşup kapıyı açmayın, "ben de çöpü çıkarıyordum" bahanesiyle kapıyı açıp, gelen geçeni sorguya tutup 1 saat kitlemeyin.

Unutmadan aman bu bozulmadı diye  gelen geçene tarihi geçmiş şeker, çikolata vermeyin.

Şeker gibi bayramlar dileğiyle,

Öpüldünüz

Monday, July 4, 2016

Düzelir miyiz? Hiç Sanmam 😔

Son zamanlarda toplum olarak yaşadığımız şeyleri düşünüyorum da biz gerçekten ortak değerleri olan bir millet miyiz?  ortak şeylere sevinme, ortak şeylere üzülme, tepki gösterme şuurumuzu mu kaybettik?  IŞID'ın yaptığı terör saldırısından sonra bir kısmımız yas tutarken, bir kısmımız Osman Gazi köprüsü açılıyor diye göbek atıyor. Başka ülkeler bu üzücü olay nedeniyle yas ilan edip, maç öncesi saygı duruşunda bulunurken, bizim devlet büyükleri ağızları kulaklarında konfetili açılış yapıyor. Aynı saatte bizim televizyonlarda " eşim vefat etti, kayınvalidem ve kayınpederimle yaşıyorum bu caiz mi diye" merak edip Nihat Hatipoğluna danışan vatandaşımız var bizim. Bize neler oluyor? Aslında neler olmuyor ki, koyun yerine konuluyoruz resmen, sabah 09:00 akşam 18:00 çalışıyoruz sonra trafik, yemek ve bir türk dizisiyle günü sonlandırıyoruz. Maaşımızı bizi daha iyi gösterebileceğine inandığımız şeylere harcıyoruz. Televizyonlar, havuz medyası, ne gösterirse inanıyoruz. Sırf kendi çocuğumuz bizim halen beslemekte olduğumuz çarkın içine girsin diye özel okullara yüzbinler harcıyoruz, anadolu liseleri imam hatip oldu, meslek liselerinin durumu içler acısı, yok yok devlet okuluna gönderilmez çocuk ne olduğu belli değil , bizim bir tanıdık göndermiş, seccadeyle alıyorlarmış, veliler sınıf kapısında kolonya ikram ediyorlarmış yok bize yabancı bu durum diyoruz da ne yapıyoruz? Özel okula gönderip müşteri oluyoruz, sonra da çocuklar amerikan ekolü, italyan ekolü, fransız, ingiliz ekolü bir okula girsin diye dua ediyoruz. Bu kadar utandıysak kendi halimizden neden bir şeyler yapmıyoruz? Böyle kurtulabilecek miyiz? Aslında bir devletin gelişmesini hızlandıran en önemli iki şey elimizden alındı; biri eğitim, diğeri
 adalet. Biz ne yapabildik?  hiç. Düşünüyorumda benim gibi düşünenlerin ya tek çocuğu var yada hiç yok, ama köprüde göbek atan abimin en az 3 çocuğu vardır. Kendimi geçtim, kızımı düşünüyorum. demokratik sistemde herkesin tek oy hakkı varken çoğunluk kim olacak ilerde biz mi, yoksa onlar mı?Tayyip'in can damarına basıyor , herkesin oyu bir, bu olur mu diye soranlar. Zaten sistemin istediği belli, muhafazakarsan göbeğini kaşıyan adam ol, junior göbeğini kaşıyanlar doğur, sorma, sorgulama, muhalefet ediyorsan da tatava yapma bas geç, ne güzel değil mi?

Thursday, December 17, 2015

Okula Gitmek İstemiyorum!!

"Okula gitmek istemiyorum anne". Son zamanlarda, sabah kalkar kalkmaz "Günaydın" kelimesinden önce duyduğum ilk kelime bu maalesef. Hatta bu kelimeyi "midem bulanıyor anne" ,"çok yorgunum anne" gibi kelimeler takip ediyor. Sabah okula gitmek gerçekten çok zor bir hal aldı. Okula giderken yol boyunca ağlıyor. Ağladı diye hemen gardımı indirmemiştim ama kusma dışında başka belirtilerimiz de olmaya başlayınca, bir pedagogla görüştük ilk görüşmenin sonunda hangi okula gittiğini sordu, tamam, demek ona göre değil alın o okuldan, zaten çok tempolu bir okul dedi, bizim 
okulun dışında bir iki okul ismi daha söyledi bunlarda sizin okul gibi tempolu okullar dedi. Okul diyorsam lise falan değil bildiğin "anaokulu" bu dediğin.

Aman çocuğum 10 yaşına geldiğinde beş dil bilsin, sular seller gibi İngilizce konuşsun, ilkokula başlamadan okuma yazma öğrensin, 70'e kadar saysın, onu da yapsın bunu da yapsın gibi kaygılarım olmadı hiç ama şimdi okullara bakıyorum da, bildiğin yarış atı yetiştiriyorlar. Öğretmenle, rehber öğretmenle konuştum. Ada'nın yapamam korkusu geliştirdiğini, arkadaşları daha iyi şeyler yapınca üzüldüğünü ve bu yüzden okula gitmek istemediğini söylediler. Kırmızı hamurla, mavi hamuru karıştırırken zorlanmış mor yapamamış. Eve gelip ağladı bunun için, hamurları karıştıramadım diye. Üzüldüm ama karıştıramadı diye değil, okulun bunu sorun etmesine. Tamam yapamasın önemli değil, seneye yapar olmadı 5 yıl sonra yapar ama çocuğuma yetersizlik duygusunu hissettirdin bir kere şimdi onu nasıl çözeceğiz diyecek oldum hatta konuşurken dayanamadım dedim. Anaokulunda git haritada İstanbul'un yerini bul, iki rengi karıştır, üçgen çiz, dikdörtgen çiz haa çizemedin,otur mu
olmalı hala eğitim sistemimiz?
Çocuğumla benim aramda yirmi altı yaş var ama yirmi altı yıldır bu eğitim sistemindeki yara hala kanıyor. Hala ezberletmeye çalışıyorlar, hala şiir ezberletiyorlar, hala milli bayramlarda kaç şarkı söyledi öğrenciler diye böbürleniyor okul müdürleri, üzülüyorum belki o müzik öğretmeni bizim yıllardır bildiğimiz şarkılardan başka şarkılar öğretmek istiyor çocuklara, yada belki o hafta çok farklı bir çalışma yapacak çocuklarla, ama yok önce müfredat dikiliyor karşısına, sonra okul müdürünün gölgesi elini kolunu bağlıyor. Hala drama öğretmenlerine yıl sonu gösterisi hazırlatan okullar var. Çocuğun o küçük yaşında duyacağı kaygıyı hiç kimse önemsemiyor. Her şeyi geçtim, kimse çocuklar öğrendi mi diye sorgulamıyor. Ezberle geç slogan bu yıllardır. İçsel motivasyon diye bir şey var ama bizim ülkemizde bu asla gerçekleşmiyor, çocuklar notla, sözlüyle, başarı puanı ve ortalamayla tehdit ediliyorlar. Araştırmak için gereken ilhamı vermeyi, gerisini ise çocuklara bırakmayı düşünen yok.
Biz ilkokulda dekametre, hektometre, kilometre diye giden uzunluk birimleri öğrenmiştik hani onları nerede kullandık diye düşündüm geçenlerde, cevap olarak "evet ben kullandım" diyen varsa sevindim onlar adına, ben hiç kullanmadım. Bu sadece aklıma gelen minik bir örnek bizim çocuk zamanımız, çocuk neşemiz, çocuk oyunlarıyla geçecek zamanımız neye harcanmış diye düşündüm de aklıma geldi. Daha neler geldi aklıma ama dur dedim kendime,  kendime dur dedim. Bu yazıyı da Volkan Konak gibi bitirdim  :)

Sevgiler

Monday, October 12, 2015

İyi Uykular Ülkem

Aslında uzun süredir bir şeyler yazmıyorum. Ama bazen kelimeler, söyleyeceklerim kafamda uçuşmaya başlıyor ve durduramıyorum. Bugün de o günlerden biri. Kelimelerin kağıda dökülmek istediği günlerden biri bugün.

 Gazete manşetlerinde her olay sonrası görmeye alıştığımız kelimeler  “lanetliyoruz” , “kınıyoruz” ”kahrolsun”. Bu sözcükler daha önce hiç söylenmemiş gibi aynı hırs ve öfkeyle dudaklarımızda. Yine barış çağrıları, yine kaos ortamı, yine terör, yine gözyaşları. 12-13 Ekim’de hayatı durduruyoruz, yok sayamayız, bunlar oldu ve biz bu kafada oldukça da devam edecek. Devam edecek çünkü iki yüzlüyüz biz. Çalıp çırpsa da üste çıkacak, bağırıp çağıracak, biz madende kaybettiğimiz yakınımızı ararken iki tekme atacak, markette sıkıştırıp tokatlayacak, onu kaale bile almayan ülkelerin başkanlarına uluslararası platformlarda atarlanacak başkan istiyoruz biz. Biz gücü elinde tutan kişi adil olsun istemiyoruz ki, bizi ezsin istiyoruz, bize tepeden baksın istiyoruz. Biz gücün karşısında ezik olmak istiyoruz. Biz kültürlü, donanımlı bir başkan değil, mahalle kabadayısı, ucuz filmlerden fırlamış, ağzı bozuk  üçüncü sınıf delikanlı istiyoruz. Biz ayrıştırılmak, kategorize edilmek istiyoruz. Bizi yöneten başkan kırmızı ışıkta durmasın, hız ihlali yapsın, hatta oğlu bir vatandaşa çarpsın hiç ceza almasın istiyoruz. Düşünüyorumda meclise bisikletle gidip gelen bir başbakanımız olsa hiç saygı görmez, yadırganır hatta, hele bir de kırmızı ışıkta duruyorsa vay haline. Hakkımızın yenmesine, sömürülmeye ne kadar alışığız. İnsanlar elli metrekare ev için dünya paralar döküp içine dört kişi sığmaya çalışırken bizim başkanımızın binyüz odalı ak sarayda oturmasını, diğer devletler gözünde itibarımız diyerek  hak görüyoruz. Biz barış istemiyoruz ki, biz ezilmekten hoşlanıyoruz. Kömür parasına oyumuzu satıyoruz, boynumuza tasmamızı geçiriyorlar kirli elleriyle, seçim meydanlarına sürüklüyorlar, bizi elli liraya satın alıyorlar,  izin veriyoruz. İndirime girmiş nevresim takımı gördüğümüzdeki hazzı, bir kitabın indirime girdiğini görünce duymuyoruz. Çocuğumuzun eğitimine para harcamaktansa, arabamızı değiştirmeyi yeğliyoruz. Memleketimde hem özel okul var, hem devlet okulu, hem imam hatip, hem temel lise, hem anadolu lisesi nedir bu işin gerisi bile demiyoruz. Doların yeşilini, doğanın yeşilinden daha çok seviyoruz. Malcı milletiz biz, maddiyatçıyız, unutkanız,  bir de hamurumuz bozuk.

Ne Komünistiz ne sosyalist, çünkü kafamızda tilkiler var bizim, aynı safta bir olmaya, karşıyız. Köylü kurnazıyız biz kafamızda sürekli nasıl kaytarırım düşüncesi, bize, birbirimizi kırdıracak sistemin adamı lazım.

Ama milletçe masalları seviyoruz, kim kulağımıza bir masal fısıldasa mışıl mışıl uyuyoruz. Mesela uzun boylu adam şöyle bir masal anlattı geçenlerde “Bir varmış bir yokmuş, Suruç diye bir yer varmış, birisi burayı kana bulamış, ama bu kişi yakalanmış,  hatta adaletin şevkatli ellerine teslim edilmiş. Ülkemiz istikrarını koruyan yükselen bir ülke imajını sürdürmekteymiş. Ülkemizin yükselen itibarı bazıları için bir tehdit unsuru niteğinde olabilirmiş.” Ninni de ninni, ninni. Uyandık, gözümüzü açtık, bir anda sıçradık uykumuzun en güzel yerinde bakındık etrafa tam 97 ölü, etraf olmuş kan gölü. Üzüldük, yastayız dedik üst üste binen olaylarla biriken öfkemizi boşalttık içimizdeki balon söndü . Uykuya dalmaya hazırız artık, kısa boylu adam yine bir ninni mırıldanıyor; “Ülkemiz Suriye gibi olmayacak, bazen bu gibi rutin dışına çıkan eylemler olabiliyor.” Rutin dışına çıkan eylem nedir? Senin devlet olup koruyamadığın insanların eylemimi, insanların üstüne saldığın intihar eylemcilerimi rutin dışı? Söyle hangisi. Biliyorum herkes bağırıp çağıracak, gösteriler düzenleyip yarayı canlı tutmaya çalışacak ama üç gün sonra, canımızı yakan herşey gibi bu da unutulacak.
Aziz Nesin’in de dediği gibi Bir gün bu ülkenin başucuna bir not yanağına da bir öpücük kondurup gideceğim. çok tatlı uyuyordun uyandırmaya kıyamadım diyeceğim...

 Sevgiler,


Melis

Sunday, July 19, 2015

Yanlış Tedaviler ve Adalet Kısaca Malpraktis

 Amerikan Filmlerinde izlediğimiz, sanıkların can kulağıyla dinlendiği. Hakimlerin, savcıların adaleti sağlamak için yarıştığı mahkemelerden çok uzağız. Vatandaş olarak şikayetimizin cevaplanması, adaletin işlemesi yıllar sürebiliyor bizde filmlerde izlediğimiz adalete televizyon ekranlarından aşina olmakla yetiniyoruz.
     Geçen yıl bu zamanlar benim için çok kötü geçmişti. Ölümden dönmenin ne demek olduğunu en gerçek haliyle yaşadım çünkü. Uzun uzadıya yazmak istiyorum. Bu herkesin başına gelebilecek kadar basit ama geri dönülmez sona götüren süreci belki birileri daha çok dikkat eder diye paylaşmak istiyorum. Her şey 2014 Mayısında basit bir "idrar yolu enfeksiyonu" geçirmemle başladı. Bunu hiç bir doktor önemsemedi. İdrar tahlili yapıldı ve bir kutu antibiyotik kullanmam önerildikten sonra tıpış tıpış eve yolladılar. Ondan sonraki 3-4 hafta hiç şikayetim olmadı. Benim de konuyla ilgili kafam oldukça rahattı. Haziran ayının ortalarına doğru böbreklerim sızlamaya başladı, yine idrar yaparken yanma hissediyordum, işe sürünerek gidiyordum çünkü çok halsizdim, her gün ateşim 37,5 civarındaydı. Bu işin dahiliye doktoruna giderek çözülemeyeceğini düşündüm ve nefroloji bölümünden bir doktora gitmeye karar verdim. O zaman ne hikmetse bana tavsiye edilen doktorlar ya seyahatte yada yurt dışında kongredeydiler. İnternetten araya taraya başka bir isme ulaştım. Muayene etmeye başlamadan önce klasik soruları sordu. Sonra  şikayetlerimi dinledi. Böbreklerimde ağrı olduğunu söyledim hatta sol böbreğimde taş olduğunu belirttim o da elini paralel bir şekilde böbreklerime vurarak muayene etti ciddi bir şey yok dedi. Daha önce yaptırdığım tahlile baktı enfeksiyon hastalıkları uzmanını aradı, hatta enfeksiyon hastalıkları uzmanı, doktoruma okuduğu  değerin çok yüksek olduğunu acilden gelip gelmediğimi sordu benim doktorum servisten geldiğimi söyledi. Son yaptırdığım tahlilde,  vücudumdaki enfeksiyona neden olan mikrobun hastane ortamında serum şeklinde verilebilecek antibiyotikler dışında diğer bütün antibiyotiklere direnci olduğu görünüyordu. Bunun üzerine doktorum bana şöyle dedi " bütün antibiyotiklere direnciniz var eğer bu hastane ortamında verilen antibiyotiği de kullanırsak ölüm kalım meselesi gibi ani bir durumda elimizde kullanacağımız bir silahımız kalmaz. Eninde sonunda geçirdiğiniz bir idrar yolu enfeksiyonu, biraz dikkat ederek atlatırsınız dedi". O sırada mikrobun dirençli olduğu antibiyotikler listesinde olan ilacımı devam ettirmemi söyledi ve antibiyotik kullanırken idrar tahlilini tekrarlamamı istedi. Dediği gibi yaptım, ilacı kullanırken tahlil yaptırdım ve sonucumda hiç birşey çıkmadı. Ayrıca aynı gün yaptırdığım böbrek ve alt batın ultrasonu raporunda  sistit'in devam ettiği yazılıydı. muayene  ederken boynumun üst kısmındaki çıkıklığa takıldı ve kortizol hormonu düşükse böyle bir yastık oluşur dedi. 1 hafta için rapor yazmasını çünkü çok halsiz hissettiğimi söyledim gayet sağlıklı olduğumı söylerek rapora gerek olmadığını söyledi. Kan testinde dediği gibi kortizol hormonu düşük çıkınca beni hastanenin endokrinologuna yönlendirdi ve nefroloji ile ilgili bir durumumun olmadığı söyledi. Endokrinologdan randevu aldım ama maalesef gidemedim çünkü randevumdan önce iş yerinde fenalaştım sürekli midem bulanıyordu. Ofisteki sandalyem ve tuvalet arasında mekik dokumaya başladım. Beni iş yerinden alması için eşimi aradım, böbreklerimde dayanılmaz bir sancı hissediyordum midem korkunç şekilde bulanıyordu ve sürekli titriyordum. Hemen hastaneye gittik, poliklinikler kapanmıştı acilde sadece ağrı kesici vererek rahatlatmaya çalıştılar idrarımı yapamıyordum. Ultrason raporumda böbrek taşımım yerinden oynadığı görülüyordu. 38,7 ateşle eve yolladılar. Eve geldiğimde ağrılarım iyice artmıştı, eklemlerime sanki birer fil oturmuş mengeneyle sıkıyorlardı. Ayağa bile kalkamıyordum tekrar aynı hastanenin aciline gittik, doktor sabaha kadar hastanede kalmamızı ve ertesi gün çok acil nefroloğa görünmemizi istedi. Hemen başka bir doktor bulduk, avrupa yakasından anadolu yakasına arabayla geçmek ağrılarım yüzünden antartikayı geçiyormuşum gibi uzun sürdü. Bulduğumuz doktora poliklinikten randevu almamıza rağmen acilden girdik çünkü ayakta duracak halim yoktu, ağrıdan gözümü açamıyordum. Doktorum gelip bir önceki gün yapılan kan testini tekrarladı ve o günün değeri 12 kat artmış görünüyordu. Herkesin gözleri büyümüştü hiç vakit kaybetmeden yatış yapmamız gerektiğini söyledi. Hastane günleri böylece başlamış oldu. Diğer doktorun önermediği  hastane ortamında serum olarak verilen antibiyotik verilmeye başlandı. Ama yine de hiç iyi hissetmiyordum. Nefes alırken zorluk çekmeye başladısp;parmağıma taktıkları saturasyon ölçen alet sürekli ötüyor ve 10 dakikada bir tüm kat hemşireleri ve acil doktoru odama doluşuyordu. Nefes almak işkence gibiydi, eşim müzik dinletip, şiir okuyup rahatlatmaya çalışıyordu. Gece çok kötü geçmişti. Sabah annemi görmek istedim çünkü durum iyiye gitmiyordu ölüyordum. Akşam apar topar tomografi çekmek için götürdüklerinde odaya 3 hemşireyle girdim. Çekimi yapacak olan kişi durumum kritik diye kimsenin dışarı çıkmasına izin vermiyordu. O kadar zor nefes alıyordum ki oksijen tüpüyle tomografiye girdim. Tomografi sonucunda ciğerlerimde de sıvının olduğu anlaşıldı ve sonuç hem nefrit hem de pnömoni. Ve artık teşhis "sepsis". Sepsis teşhisiyle birikte durumu tatlı dille anlatabilecek bir hemşire gönderdiler bana "artık sizin için katta yapabileceğimiz bir şey yok çok zor günler geçiriyorsunuz. Doktorunuz yoğun bakıma gitmeniz konusunda karar verdi" dedi. Ben de "ölücek miyim" diye soruverdim kadına. Neyse beni o moralle yoğun bakım servisine götürdüler. Nefroloğum ve yoğun bakım servisinin doktorunun arası iyice gergindi. Ben yatarken son gördüğüm manzara şu oldu. benim nefrolog benimle ilgili bilgi verirken yoğun bakımın doktoru "şimdi benim hastam, benim monitörlerim bana bir şey anlatma, hep bunlar ben bilirim demekten oluyor zaten dedi. Bu olay buraya gelmezdi gibi cümleler duydum" bir hemşire rakı görünümünde bir şey enjekte etti bu narkoz mu dedim evet dediler. Sonra kolumda tekrar tekrar bir acı sonra boynumda inanılmaz bir acı duydum. Tek düşündüğüm narkozu verdikleri ama benim tüm müdahaleleri hissediyor olduğumdu hiç bir yerimi oynatamıyordum ama boynuma taktıkları katateri bile hissediyordum aklıma aneztezi filmi geldi ama sonra uzun upuzun bir uykuya dalmışım. Sadece arada kolumu sürekli kaldırdığımı, yanıma kimsenin gelmediğini birilerinin eline parmağımla bir şeyler çizmeye çalıştığımı hatırlıyorum bir de sürekli kızımı Ada'yı sorduğumu. 5 gün sonra uyandım, günler saatler geçmişti hiç o kadar susadığımı hatırlamıyorum. Elimle bir sürü şey takılı ağzımda kocaman bir boru, burnumda ucu nereye gittiğini anlamadığım bir hortum.  Yanımda sürekli öten bir monitörle uyandım. Önce hangi günde olduğumuzu sordum, sonra ailemi görüp göremeyeceğimi ağzımdaki şeylerle konuşmak sesimi duyurmak zordu. Gerçekten uyandığıma sevinmişti herkes. Ben de. Hemşire derin bir nefes al ve bir yerlere tutun çünkü ağzındaki boruyu çıkartıcam  dedi. Nedense iğnenin deriden çıkması gibi bir şey bekliyordum ama insanın gözünü karartacak kadar acı veriyor. Dişimi bir kere daha sıktım bu sefer de beni yoğun bakım süresince burundan besledikleri hortumu çektiler bunun acısını da hiç hatırlamak istemem. Sonra burnumda 1 hafta boyunca sürekli bu borunun varlığını hissettim. Doktorumun kata çıkışımı onaylaması ve ailrmin beni görmesine izin vermesi için epey bekledim. Gariptir ki yaşadığım için büyük bir mutluluk ama bu kadar acı çektiğim için ve ölümün kıyısına yanlış teşhisler yüzünden geldiğim için de büyük bir kızgınlık hissettim. Ben yoğun bakıma yatırıldığım gece aileme herşeye hazırlıklı olmaları söylenmiş doktorlar durumdan çok umutlu değillermiş hatta hastanrdeki bir çok doktor durumumu öğrenmek ve olayın nasıl bu raddeye geldiğini görmek için yoğun bakım doktorumla konuşmuş. Bende ilk iş olarak beni böbreğinizde bir sorununuz yok diye kışkışlayan, hatta nefroloji ile ilgim olmadığını düşünerek endokrinoloğa yönlendiren. Antibiyotik kullandığım sırada tahlil yaptıran, hastane ortamında kullanılan antibiyotiği vermeyerek hayatımı riske atan ve kariyerinde profesörlük mertebesine erişmiş bu doktor ve çalıştığı hastane hakkında suç duyurusunda bulundum. Sonuç ne mi? Şunu söylemek isterim ki 2014 temmuz ayında yaptığım suç duyurusuna yönelik soruşturma 2015 temmuz ayında sonuçlandı. Yani tam bir yıl sonra. Bana gelen zarfta şöyle yazıyordu "prof dr. Xxxxxx yaptırdığı tahlilde bakteri ve lökosit görülmediğinden şüpheli doktorun yanlış teşhis ve tedavi uyguladığına dair dava açmaya yeterli delil elde edilmediği anlaşılmakta ve şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir." Ben en azından sesimi çıkardım.  çıkardım da ne oldu sanki ama olsun hadi yine ben direkten döndüm yaşıyorum ya yanlış tedaviler sonucu hayatını kaybedenler, elini, kolunu kaybedenler, sakat kalanlar, nodül ameliyatı sonrası ses teli kesilenler ama şarkıcı olmadığı için haklı bulunmayanlar. İşte bunlar bizim tıbbın adaleti. Sizce tıp ta adalet var mı?

Saturday, May 23, 2015

Annelik ev işi Değildir!!!

Yazılarımda olabildiğince veryansın etmemeye gayret ediyorum. Ama bir süredir günlük koşuşturmaları yaparken, aklımda taşıdıkça sinir katsayımı arttıran düşünceler belirmeye başladı. Mesela sabahın altısında Ada uyandığında, banyoya girdiğimde gözüme çarpan kirli çamaşırların neden hep beni beklediği, boş sürahiyi neden hep benim doldurmam gerektiği, çocuğun ilacının verilmesi, yemeğinin hazırlanması, doğum günü organizasyonu, mekan seçimi, Ada'nın arap saçı gibi olmuş saçlarının taranması, banyo yaptırma seansları, yuvaya giderken çantasının hazırlanması, mutfakta birike birike dev bir dağ haline gelen bulaşıkların sadece benim gözüme çarpması, bir tarafı toplarken adanın elindeki "tutkalla" mobilyalara post it yapıştırma çabalarını benim engelliyor oluşum, ve bu gibi bütün ıvır kıvır atraksiyonların baş kahramanının ağırlıklı olarak benim olmam sinirimi bozuyor.
Evet anneyim ama aynı zamanda yeni kurduğum atölyeyle uğraşıyorum yani çalışıyorum. Evet hani özel sektörde çalışanların meşhur bir kelimesi vardır "şapka". Kaç şapkam var? bir sürü ama hangisini adam gibi takıyorsun dersen hiçbirini diyebilirim. Bir İnsan dörde bölünebilir mi? yada dörde bölünürse yaptığı işten hayır beklenebilir mi? Şapka dersen bende şapka çok "Anne", "Eş", "Çalışan Kadın", "Evlat" evet bu şapkalar çocuğu olan bütün kadınların taktığı ortak şapkalar belki. Peki bu şapkaları takarken biz ne oluyoruz? Benim sorduğum sadece "evlat" ve "öğrenciyken" bir anda değişen ne oluyor? Evet sorumluluklar artıyor ama peki biz nereye kayboluyoruz. Mesela krem rengi pantolonuyla, kahverengi kazağını uydurmaya çalışan kadın nerede, saçına şekil vermek için 1 saat zaman harcayan kadın nereye gitti? Bence şimdi o kadın şaçını yıkayabildiğine şükrediyor halde. Evet o benim.

Erkekler çocuk doğduktan sonra iki gün babalık izni yaparken, annelerin izni neden daha uzun. Annelik daha mı fazla?  Babalık daha mı kolay? Peki öyle mi olmalı, tabii ki değil.  Evet söyleniyorum hala da söylenmekteyim, yanlış anlaşılma olmasın eşim bana çok yardım etti. Kızım doğduktan sonra herşeye çok yardımcı oldu, yıkadı, altını değiştirdi ben süt sağdım, o biberonla içirdi, geceleri de  kalktı. Aslında biz ebeveynliği ortak bölüştük, ama değişen diğer şeyler bocalama ve o yetersizlik hissi çığ gibi büyüdü. Sanırım kızım doğduktan sonra "pospartum depresyonu" geçirdim. Bir gecede göğüs pompası, alt bezi, biberon, sterilizatör, göğüs pedi, emzirme sütyeni, ve bir sürü ıvır zıvır şeyi kullanma yetisi kazanmıştım. Hayatımdaki en önemli şey "çocuk kakasının ideal rengi" olmuştu. Saçımı tarama fırsatı bularak, bakımlı gözükmeye çalıştığım günlerde adanın gözüme bile kaçan "fışkırıklı kusmasıyla" kusmuklu kıyafetler kreasyonunun baş designerı olarak etrafta dolaşıyordum. Evlendiğimizde Büyük ev tutmayalım ne yapıcaz diyen ben evlere sığamaz olmuş, bir de bu kadar değişikliğin üzerine ev ahalisine bakıcımız da eklenince ben iyice keçileri kaçırmıştım. 
Kızım şimdi üç buçuk yaşında, o garip duygu durumunu atlatmış bulunmaktayım. Ama yine de çığlık atsam iyi gelir mi acaba diye düşündüğüm zaman dilimleri az değil. Annelik, sadece annelik olarak kadınların omzunda değil çünkü, anne aynı zamanda okulda veli, anne aynı zamanda doğum günü organizatörü, aynı zamanda "çalışan anne", aynı zamanda aynı o reklamdaki gibi ayakkabı bağlayıcı, aşçı, kek yapıcı..  Mesela neden "çalışan anne" diye kavram varda "çalışan baba" diye bir kavram yok. Annelerden çalışması mı beklenmiyor, yoksa babalardan "bir babalık yapıp çocuğa bakması mı?"Yazdıkça aklıma geldi, ilkokuldayken okuma bayramında bir skeç vardı neden "anavatan var da, babavatan yok?", neden "anayasa var da babayasa yok?" , niye "Ana gibi yar, bağdat gibi diyar olmaz" demişler de baba dememişler falan filan diye gidiyordu bu skeç. Çocuk aklımla sadece dudaklarımda tebessümden ileri gidemeyen bu cümleler şimdi mihenk taşları gibi hayatımın odak noktasındalar. Evet kadınlara annelik diye yüklenen bir sürü sorumluluk aslında annelik değil resmen "iş" hatta "ev işi". Ve bu ev işi yalnız kadının değil aynı zamanda "erkeğin de işi". Peki tüm bunlar kadının poposuna kampana gibi neden takılmış derseniz bilmiyorum, EZOP mu desem, Andersen mi? Yada suçlu tamamen biz miyiz. Alışveriş merkezlerinde çocuk bakım odasına sadece kadınları sokan zihniyet mi? Yedi cücelerin çamaşırlarını yıkayarak hayata tutunmaya çalışan "Pamuk Prenses" mi yoksa bize bunları yaptıran.

Doğum İzninden Dönüş ve Mobbing

İş yerinde bence en çok mobbing'e uğrayan doğum izninden dönen kadınlar. Sizin o işten uzak kalmak isteyip de, zırt bırt şirketten gelen telefonlar yüzünden uzak  kalamadığınız,  ama çalıştığınız şirketin sizin çok uzaklaştığınızı ve ruhen nirvana'da olduğunuzu düşündüğü o zamanlar en çok mobbing'e uğradığınız zamanlar. İşe döndüğünüzde çocuğu olmayan yöneticiniz varsa çocuğum "anaflaksi geçirdi deseniz bile" Haa öyle mi diye cevap alır, üstüne yarın ki toplantıda kullanılacak sunumda şirket logosunun border' ının mor olması gerektiği geri bildirimini alırsınız. Siz yokluğunuzda gelen 10.000'inc e-postanızı kontrol ederken, sizinle aynı işi yapan iş arkadaşınız sizin yokluğunuzda en yoğun dönemi geçirdiğini, ve en zor kapanışları yaptığını ve sizin o dönmede olmadığınızı sigara molasında yöneticinize üstüne basa basa anlatmaya başlamıştır. Siz dün gece 12 kere kalkan çocuğunuzu avutmuş olmanın uykusuzluğu ile gözünüzü açık tutmaya çalışıp, aynı zamanda sütyeninizdeki pedin süt sızdırmaya başladığından endişe ederken, iş arkadaşınız toplantılarda harikalar yaratıyordur. Unutmayıın,
Anne olduğunuz için daha çok odak noktasındasınız, henüz çocuğu olmayanlar, yada önceliğini sadece iş olarak tanımlayan insanlar tarafından karalanmaya başlarsınız. Aldığınız izinler daha çok göze batar, sizi defalarca yüz üstü bırakıp giden bakıcınız yüzünden evden çalışmak zorunda kalmanız bile lakayıtlık olarak yorumlanabilir. Üzülmeyin, ve derhal gözünüzün yaşını silin, yalnız değilsiniz. Ben bunların hepsini yaşadım ve eminim bunları yaşayan milyonlarca kadın var. İşin garip yanı, bence mobbing kadınlara en çok kadın yönetici tarafından uygulanıyor. Çünkü karşınızdaki insan sizi, eğer çocuğu yoksa sadece hemcinsi olarak değerlendiriyor, ama aslına bakılsa o eve gidince ayaklarını uzatıp televizyon seyredebilirken, siz kapıdan girince, saklambaç oynuyorsunuz, çocuğunuza banyo yaptırıyorsunuz, akşam yemeğini yediriyorsunuz, yatarken kitap okuyorsunuz, okul çantasının içindeki iletişim defterine göz atıp, öğretmene bir şeyler yazıyorsunuz, sabah "okula gitmicem" krizleriyle uğraşıyorsunuzdur. İşlerinizi tam anlamıyla yapsanız da olmaz, yok yaranamazsınız.

 Bir diğer yönetici versiyonu da çocuğunu bakıcıya emanet edip gözünü kapayabilen ve işini hayatının odak noktası haline getiren kadın versiyonudur, bu versiyon çocuksuz yöneticiden daha beter olmakla beraber, kendi doğrularını dikte etmeye bayılır. Çocuk havale geçiriyor galiba diye arayan bakıcıya " portmanto'nun üstünde para var alıp doktora götür sonra beni ara" diye dönen tiptir bu. Sizin çocuğun ateşi 39 olmuş mesaiye kalmasam evden devam etsem paniğiniz onun için yersizdir, gereksizdir. Çocuktur hastalanır, önemli olan iştir. Bu yönetici türü, sizin şirketin gece 02:00 de biten şirket event'lerine katılımızı bekler. "Çocuğum...." ile başlayan laflar bahane kabul edilir. Günlerce mesai yapıp yaptığınız işler, bu tip bir yöneticinin bir virgül eklemesiyle onun işi olur, şirkette öyle lanse edilir. Anne olmak kolay değildir, velhasıl savaşmayı, yaşamını düzenlemek için yeni yollar bulmayı gerektirir. Tüm annelerin anlayışlı, annelik adına aynı değerleri paylaşan, empati yeteneği olan insanlarla karşılaşması dileğiyle.



Saturday, May 9, 2015

Alerjik Çocuk ve Okul

Kızım Ada alerjik bir çocuk. Bu yüzden canı ne çekerse yiyemiyor, onun yiyemediği şeyleri biz yanında yersek canı çekiyor, huysuzlanıyor. Küçükken alerji konusu daha kolaydı ama şimdi ne yediğimiz onu çok ilgilendiriyor. Tabii bir de bu yıl okula başladı. Evde nispeten bu durum idare edilebiliyor bile olsa okulda zor. Bir çok forumda, anne çocuk bloglarında bu soruyu gördüm. "Süt alerjisi ve çoklu gıda alerjisi olan çocuklarınız okula başladığında ne yapıyorsunuz?"
Evet çok yerinde ve mantıklı bir soru bu. Çünkü konuyla hiç alakası olmayan birine benim çocuğumda süt alerjisi var dediğinizde, sadece süt içemediğini sanıyor. Bu nedense çok düz mantık düşünülüyor. Oysa süt alerjisi olan bir çocuk, içinde süt proteini olan hiç bir şeyi yiyemez tereyağ, yoğurt ,süt ,peynir ve dana eti tüketemez. Dana etinde de süt proteini bulunur, süt danası lafı nereden geliyor bir düşünmek lazım.  Bu sadece süt ürünü alerjisi olan çocuk için geçerli tabii. Eğer benim kızım gibi hem süt hemde diğer besinlere alerjisi varsa yani çoklu besin alerjisi bu liste uzar da uzar. Peki okula giden alerjik çocuklar ne yapıyor? Bu durum nasıl idare ediliyor?
Biz okula kayıt yaptırırken bu konuyu konuşmuştuk nasıl idare edeceğimizi kaba taslak da olsa belirlemiştik. Ama yine de benim tavsiyem bu konuyu kaba taslak bir halde bırakmayın en ince detayına kadar konuşun.
 Sabah kahvaltısına götürmüyorum kızımı her gün 30 dakika geç gidiyoruz bu yüzden. Çünkü kahvaltıda hep peynir, süt vs oluyor, kahvaltısını evde yaptırıp öyle götürüyorum okula. 
Ada'nın okulu bir catering firması ile çalışıyor. Okulun aylık menüsü daha önceden belli oluyor ve mail adresimize gönderiliyor. Ben okulumuzun iletişim sorumlusundan rica ederek firmanın menüdeki süt proteini içeren gıdaları işaretleyerek göndermelerini sağladım. Böylece menüde süt proteini olan gıdaları görüp onların aynısını yada benzerlerini evde yapıp sefer tası usulü okula her gün götürüyorum tabii bu çok zor bir iş.  Bana gönderdikleri işaretli menüde içine süt proteini girmeyen hiç bir şey yok neredeyse çünkü tüm yemekler tereyağı ile pişiyor.  Mesela balık oluyor bazen o zaman evde bir şey hazırlamıyorum. Böylece çok az da olsa yemek hazırlamadığım günler olabiliyor ama bir iki defa okulda sabah haber verilen menü değişikliği oldu o biraz sinir bozucuydu. Mesela balık var diye bir şey hazırlamadım ama menü tereyağlı iskender ve pilav olacak şekilde değiştirildi.  
 Öğle yemeği için okul menüsüne benzer yemekler yapıyorum ama bazen menüde döner oluyor, ben köfte koyuyorum ne yapayım. Bir de ikindi menüleri var, burada sabit olan şey hep bir koca bardak süt, yanında poğaca, tost, pizza dilimi, enerji barı, grissini, börek, kek gibi sürekli değişen gıdalar oluyor. Bazen ikindiyi yetiştiremeyip, grissini alıp yolladığım oluyor itiraf ediyorum. Bir gün ikindi öğünü için kek yapamamıştım bana niye tabak vermiyorsunuz diye ağlamış okulda çok üzülmüştüm. En korktuğum şey öğretmenleri görmeden arkadaşının ikram ettiği süt içeren bir şey yemesi, okulu da tembihledim bu konuda. Ama Ada alerjisinin çok farkında bir çocuk, bir şey ikram edildiğinde benim alerjim var onu yiyemem deyip kendi geri çeviriyormuş, öğretmeni bizzat söyledi bana. Tabii bazen arkadaşları pasta yerken o yiyemiyor, pizza yapma etkinliği yaptıklarında yaptığı pizza'yı yiyemiyor eminin üzülüyordur ama alerjik yapacağımız bir şey yok. Evet üzücü ama çok da dramatize etmemek lazım hayatta, sağlıklı ve sonunda atlatacağı bir alerjisi var.

 Alerji konusunda Doktorumuz Fügen Çulluoğlu. Bize Ada hiç süt içmediği için yada alerjisi olduğu besinleri hiç yemediği için tadını bilmediğinden canı çekmez demişti. Ama yine de onun yiyebileceği şeyleri pişirin dedi, bende dana etiyle hazırladığım yemekleri kuzu etiyle yaptım isterse yiyebilsin diye. Küçükken pek sorun olmuyordu ama şimdi yediğimiz her şey çok ilgisini çekiyor ve ben bundan yiyebilir miyim diye soruyor, o yüzden yiyemeyeceği şeyleri onun önünde yememeye çalışıyoruz. Yada o yattıktan sonra yemeğe çalışıyoruz. Alerjiyle hayat  ve alerjiyle okul şimdilik böyle bizim için.


Bizim Alerji Hikayemiz

     Ben alerjik bir çocuk annesiyim. Hikayemiz kızım Ada 5 aylıkken başladı. Aslında belki 4 aylıkken ama biz farkına varamadık. Kızımı hiç emziremedim, bir gün bile. Anne sütünü hep sağarak verdim. Onlarca göğüs pompası denedim, sırf daha çok süt verebilmek için. Evime gidip gelenlerin sağmakla olmaz bu iş demesine rağmen, devam ettim. Sağdığım sütü biberona koyup veriyorduk ama sürekli fışkırma şeklinde kusuyordu. Kusmadan beslediğimiz günler bir elin parmaklarını bile geçmeyecek kadardı. Biberonu da eliyle itiyor yada ağzını diğer tarafa çevirip verdiğim sütü reddediyordu. 4. ay kontrolümüzde kilo almamıştı,  doktorumuz mama önerdi ama "mama" dendiğinde nedense tüylerim diken diken oluyordu. Anne sütü varken mama vermeyi içime hiç sindiremedim. 1 ay boyunca doktorumuzun önerisine uymadan sadece sağdığım sütü verdim. 5. ay kontrolümüzde Ada hiç kilo almamıştı, bu bizim kilo almadan geçirdiğimiz 2. ayımız olmuştu. Ben de önerisini dinlemediğimi sadece anne sütüyle devam ettiğimi doktorumuza itiraf etmek zorunda kaldım. Hemen Milupa muhallebi başlamamızı önerdi. 
      Bahsettiğim 5. ay kontrolünde muayenehanenin bekleme odasında bir anne vardı en son "mamayı verdim ama süt alerjisi oldu offf" dediğini duydum. Sonra biz girdik içeri ve o annenin  o cümlesi sanki bizim de başımıza aynı şey geleceğini hissettirdi neden bilmiyorum ama çok derinden hissettim bunu. Sonra bizde mamamıza başladık ilk günler harikaydı,  Ada'nın karnının doyduğunu hissediyordum, biberonu görünce heyecanlanıyordu, elleri ayakları bir dakika durmuyor etrafa gülücükler saçıyordu. 23 Nisan günüydü, o gün çalışmıyorduk ve bir iki saatliğine eşimle dışarı çıkabilme imkanı bulmuştuk, Ada'yı bakıcımıza bıraktık, 1 saat sonra telefonumuz çaldı Ada'nın mamayı istemediğini çığlık çığlığa ağladığını ve vücudunun her yerinde kırmızı lekeler çıktığını söyledi bakıcımız. Eve koştuk, hemen doktorumuza gittik ve o gün doktorumuz süt alerjisi tanısını koydu. 
      Sürekli gittiğimiz rutin muayenelerini yapan doktor dışında alerjisi için bir doktor aradık. Neler yapmamız gerektiğini bilmiyorduk. Alerji Uzmanı bize benim süt, ekmek, makarna, pirinç, domates, dana eti ve şarküteri ürünleri başta olmak üzere bir sürü besini tüketmemem gerektiğini söyledi çünkü süt dışında da alerjileri olabilirdi Ada'nın. Anne sütü verdiğim için benim sütümden de ona geçiyordu tüm bu gıdalar. Dediklerini yaptım, yiyebileceğim şeyler çok sınırlı olduğundan bütün günü çorba ve suyla geçiriyordum ama tabii bu diyetle sütüm iyice azaldı. O sırada doğum iznim de bitmişti ve işe yeni dönüş yapmıştım. İş stresi de eklenince benim süt birden kesiliverdi. Ada' yı sadece 5,5 ay emzirebildim.. O kadar çabama rağmen yine de bu konuda içim hep cız eder ve bu konu aklıma geldikçe içim burkulur.
    Alerji ile yaşamaya başlamıştık, hayatımıza önce pregomin AS adlı o mama girdi. Ada tadını hiç sevmedi önce pekmezle, sonra starbucks'tan aldığımız vanilya şurubuyla denedik ama nafile denemeler oldu. 1 hafta sonra hiç bir şey karıştırmadığımız pregomin'i içmeye başladı ama bu sefer'de biberonu reddediyordu. Herhalde alerjisi olduğu o sütü içirdiğimiz için yine vereceğimizi düşündü bilmiyorum. Biberonu hep reddetti, bizde biberonu Ada 6-7 aylıkken hayatımızdan çıkardık. O su gibi mamayı kaşık kaşık içirdik Ada' ya. Bu sefer yine ağız çevresinde kırmızılıklar gördük anladık ki metal kaşık da alerji yapıyor, bu sefer plastik ve silikon kaşık kullanmaya başladık. Her 6 ayda bir kontrolümüzde Ada' nın alerjisi geçer umuduyla doktora gittim ama geçmedi bir türlü. Daha sonra pregomin mama'yı da reddetti kızım baktık ki içeriğine hindistan cevizi aroması koymuşlar bu sefer Neocate mamaya geçtik. Kızım şimdi 3,5 yaşında hala süt alerjisi devam ediyor, hala reflüsü var ama artık dana eti, domates, limon ve pirinç yiyebiliyor buna çok seviniyorum. Elbette zamanla diyeti açılacak ve alerjisi geçecek biliyorum. Bu hem çocuklar hem de anneler için zor bir süreç sadece nasıl bir süreçten geçtiğimizi anlatmak istedim.








Tuesday, April 21, 2015

Bir Endişe Serüveni Okul Seçimi

Geçtiğimiz hafta marka annenin organize ettiği, eğitim danışmanı Ali Koç'un konuşmacı olarak katıldığı seminere gittim. Öncelikle Derya Hanım'a böyle bir organizasyona ev sahipliği yaptığı için teşekkür ederim. Benim eğitim hakkındaki bazı düşüncelerimi değiştiren bir seminer oldu. En önemlisi gerçekten endişeli bir anne olduğumu anlamama ön ayak oldu. Evet o gün ordaki anneler olarak endişeliydik ve Ali Bey'in de dediği gibi aslında unuttuğumuz bir kavram vardı. Ne miydi o?
Çocukluk. Evet kendi anneliğimiz ve çocuğumuz için duyduğumuz endişelerle o kadar haşır neşiriz ki çocuğumuzun gerçekten "çocukluğunu" unutuyoruz. Hep bir telaş, çocuğumuzu bir sonraki adıma doğru hazırlamanın telaşı içimizdeki. Sanki çocuk, çocuk değilde üniversiteden mezun olmuş, yarın iş görüşmesine gidecek.  Bilmem ne okulun tanıtım gününe gittim çocuğumu rakiplerinden burun farkıyla öne geçirecek branş dersleri varmış dedikodusu yayıldı mı, insan bir şüpheye düşmüyor değil hani. Eee bizim okulda niye yok? Benim çocuğum geri mi kalacak? Falanca okul 3,5 yaşında 3 yabancı dil öğretiyormuş falan filan. Gerçekten yuvaya giden el kadar çocuk için astronomik eğitim ücretleri talep eden bu kurumlar birbirinden bu kadar farklı mı? Yada devlet okullariyla özel okulların farkı ne? Bu fark için böylesine astronomik ücretler ödemeye değer mi? Sorular, sorular, endişeler ve kaygılar.
Evet benim için devlet okuluna çocuğu göndermek radikal bir karar. Neden derseniz, bunun biraz şans işi olduğuna inanıyorum. Kendim de devlet okulunda okumama rağmen, kafamda devlet okulu için oluşmuş bazı kalıplar var, mesela öğrencisinin babasının mesleğine, cüzdanının şişkinliğine göre muamele eden öğretmenler, öğrenciyi hırpalayan eli sopalı eğitimciler, emekliliğime şurda ne kaldı diyip son virajı dönenler ve en önemlisi günümüzdeki muhafazakarlık konusu. Çocuğumun müfredatdaki değerler eğitimi başlığı altında beyninin yıkanmasını istemiyorum. Okula seccadeyle gelin diye çağrı yapan öğretmenin çocuğumun öğretmeni olmasını istemem. Ben veli olarak böyle bir yerde yabancı hissederim, çocuğumda evdeki değerler ve okulda öğretilenler paralellik göstermediği için okula yabancılaşır. Benim kafamda çizdiğim ve inandığım senaryo bu.
Ben böyle düşünüyorum diye devlet okulları tü kaka değil elbet. Belki İstanbul'un kurtarılmış semtlerindeki okulları incelerseniz, iyi bir öğretmen ve iyi bir okul bulabilirsiniz. Ama hükümetin koltuğunun altında olan bir yere ne kadar güvenilebilir ? Herhangi bir bakanın gelip sizin çocuğunuzun öğretmenine senin niye gözünün üstünde kaşın var diyerek hakaret etmeye başlamayacağını ve o öğretmenin onuru kırıldığı için zayıf düşen kalbinin durmayacağını garanti edebilir misiniz?
Yoksa aslında bende çocuğumun farklı sosyo ekonomik koşullardan, farklı kültürlerden gelen ailelerin çocuklarıyla sınıf arkadaşı olmasını, kendini ezdirmeden ve başkasının korumasına muhtaç olmadan kendini koruyabilmesini ve  daha gerçek bir atmosferde nefes almasını isterim. Derdim kesinlikle özel okulların sunduğu ve hatta ayrıca parayla sattığı binicilik, yoga, drama, ritm atölyesi ve hepsini sayamayacağım çeşitlilikte olan ıvır kıvır branş ders değil. Hatta yabancı dil bile değil. Dediğim gibi benim devlet okulunu tercih etmememin nedeni eğitim sistemine güvensizliğim ve devlet okullarının hükümetin direkt müdahale alanında olması. Belki bu yakındığım şeyler özel okullara da benim sandığım kadar uzak değildir. Orasını zaman gösterecek.
Gelelim özel okullara acaba onlar gerçekten mükemmeli mi vaad ediyorlar? Öncelikle geçen yıl ücretinin 45.500 tl olan yuvalar olduğunu duyunca, dudağım ucukladı. Özel okul fiyatları neye göre belirleniyor? Neye göre artış yapılıyor çok merak ediyorum. Özel okulların hemen hemen tümü mükemmele yakın sunumlarla karşılıyor bizleri. Sorular kem küm edilmeden cevap buluyor, okul hakkındaki tüm detaylar görsel bir şölen eşliğinde velilere sunuluyor. Diyelim ki okula karar verdiniz, bakalım okul sizin yavrucağınızı beğenecek mi?  Tanıma çalışmasından geçebilecek mi? Hadi onu geçti diyelim kurada çıkacak mısınız? Tüm bunlar olumlu sonuçlansa bile çocuğunuz okula başladığında size vaad edilenler gerçekleşecek mi? Özel okullarda bir de şöyle bir sorun var sınıfın herhangi bir mahremiyeti yok. Veliler sınıf içinde yaşananlara çok müdahil oluyorlar, veliler arası iletişim için kurulan whatsup grubları, mail grubları derken, veliler sınıfta olanların en ince detayına kadar hakimiyet sağlayabiliyorlar. Okulun öğretmenine karşı tutumu da özel okullarda önemli.
Okulların öğretmenlerinin arkasında olmadığı sistemlerde, veli öğretmeni ezebiliyor. Bu da
öğretmenin kendini kollamak için sürekli veliyle arasını iyi tutma çabasına ve hatta veliyi üzmemek adına çocukta ters giden aksaysan yönleri veliye açıklamamasına neden olabiliyor.
Özel okul seçiminde bu nedenle herkese aynı mesafede durabilen bir okul seçmek mantıklı bir tercih olur. Okul seçimi yaparken benim aradığım şey, bahçesinin büyük olması, doğal çim olması, yağmur haricinde her gün bahçeye çıkabilmeleri, çocuğun ilgi alanı ve yeteneğine ilişkin gözlem yapılması. Çocuğun odaklandığı bir şeyin bıraktırılıp başka bir konuya çok sıklıkla geçilmemesi.
Seminerde Ali Bey'in şöyle dedi "bazı veliler sınıfın odağında kendi çocuğu olsun istiyor, baktı gönderdiği o okulda çocuk odak noktası olmadı, kendi çocuğunun merkezde olacağı başka bir okul aramaya başlıyor. Çocuk okula başladıktan 3 ay sonra velinin okul ile ilgili düşüncesi değişmeye başlıyor çünkü velinin kendi çocuğu sınıfın odak noktası olmadı"
Dönem proje çocuklar dönemi, artık çocukların doğduğu güne kadar aileler karar veriyor. Doğduğu günden itibaren hangi okullarda eğitim göreceği belli oluyor çocukların, 5 ualona geldiğinde çocuğunun 5 dil bilmesini planlayan veliler var. Evet parklarda çocukları salıncakta 2 dakika sallayıp sonra, salıncağı her itişinde one, two, three diye sayan anneler var. Ee doğru orda da boş boş sallanmasın çocuk en azından ingilizce saymayı öğrensin. Uyurken baby motzart, baby einstein cd leri dinletenler uykuda bile rahat bırakmayanlar var. Bırakalım çocuğumız einstein olmasın sadece çocuk olsun en saf, en yalın haliyle.